Sevgili UZEM Dergi Okuyucuları,
Eylül ayı, eğitim dünyası için her zaman yeni başlangıçları ifade eder. Okulların ve üniversitelerin yeniden hareketlendiği, sınıfların öğrencilerle buluştuğu bu dönem; aynı zamanda eğitimcilerin geçen yılın deneyimlerini değerlendirerek yeni yöntemleri, teknolojileri ve öğrenme modellerini yeniden düşünmeleri için önemli bir fırsat sunar. 2026–2027 eğitim-öğretim yılına başlarken bu kez gündemimizin merkezinde her zamankinden daha güçlü biçimde yapay zekâ var. Birkaç yıl öncesine kadar eğitimde yapay zekânın kullanılıp kullanılmayacağını tartışırken bugün çok daha önemli bir soruyla karşı karşıyayız: Yapay zekâyı nasıl kullanmalıyız?
Üretken yapay zekâ; ders materyali hazırlanmasından kişiselleştirilmiş öğrenmeye, ölçme ve değerlendirmeden öğrenci geri bildirimlerine pek çok alanda eğitimcilerin ve öğrencilerin çalışma biçimlerini değiştiriyor. Ancak giderek daha açık biçimde gördüğümüz bir gerçek var: Bir görevi yapay zekâ yardımıyla daha hızlı veya daha başarılı tamamlamak, öğrencinin mutlaka daha iyi öğrendiği anlamına gelmiyor. Bu nedenle teknolojinin sunduğu kolaylıklarla öğrenmenin gerektirdiği zihinsel çaba arasında doğru dengeyi kurmak gerekiyor. Bu noktada öğretmenin rolü de ortadan kalkmıyor; aksine yeniden tanımlanıyor. Öğretmen artık yalnızca bilgiyi aktaran kişi değil; öğrencinin bilgiye ulaşmasını sağlayan, kaynakların güvenilirliğini sorgulatan, eleştirel düşünmeyi teşvik eden ve teknolojiyi bilinçli kullanmaya rehberlik eden bir öğrenme tasarımcısı hâline geliyor. Benzer şekilde öğrencilerin de yapay zekânın ürettiği cevapları doğrudan kabul eden kullanıcılar yerine; sorgulayan, karşılaştıran, doğrulayan, gerektiğinde reddeden yapay zekâ okuryazarı bireyler olmaları gerekiyor.
Elbette eğitim teknolojilerindeki dönüşüm yalnızca yapay zekâdan ibaret değil. Mikro öğrenme, adaptif öğrenme, öğrenme analitikleri, oyunlaştırma, dijital rozetler, hibrit eğitim ve beceri temelli öğrenme gibi yaklaşımlar da gelişmeye devam ediyor. Önümüzdeki dönemde önemli olan, bu araç ve yöntemlerin mümkün olduğunca fazlasını kullanmak değil; öğrenme hedefi için doğru teknolojiyi, doğru pedagojik yöntemle ve doğru zamanda buluşturmak olacak. Dolayısıyla yeni eğitim-öğretim yılına girerken belki de kendimize sormamız gereken soru “Hangi yeni teknolojiyi kullanacağız?” değil, “Bu teknoloji öğrencilerimizin daha iyi düşünmesine, üretmesine ve öğrenmesine nasıl yardımcı olacak?” olmalıdır.
Eylül sayımızda yine eğitim, e-Öğrenme, eğitim teknolojileri ve yapay zekâ dünyasındaki gelişmelere bu bakış açısıyla bakmaya devam ediyoruz. Tüm eğitim camiasına yenilikçi ve verimli bir eğitim-öğretim yılı diliyor; keyifli okumalar diliyoruz.



